Türk - Yunan Nüfus Mübadelesi

image

18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminden çıkan topraklardaki sivil halk, sürekli savaşlar nedeniyle doğdukları toprakları kitleler halinde terk etmek zorunda kalmıştır. 1821 Mora Ayaklanması, 1856 Kırım Savaşı, 1864 Rus- Kafkas Savaşı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ( 93 Harbi), 1896-1897 Girit Ayaklanmaları, 1912-1913 Balkan Savaşları, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, 1919-1922 Türk-Yunan Savaşı sonucu meydana gelen kitlesel göçler, belleklerde derin izler bırakmıştır.

Bu kitlesel göçlerin en önemlilerinden birisi hiç kuşkusuz 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Yunanistan Hükümeti arasında Lozan’da imzalanan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi ile gerçekleşen zorunlu göç uygulamasıdır.

Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinin tarihi süreci irdelenmeden “Mübadelenin’’ nedenlerini, boyutlarını ve sonuçlarını kavramak olanaksızdır.

1800’lü yılların başından itibaren Balkanlar’da Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmalar başlamıştır. 1821 yılında meydana gelen Mora Ayaklanması, 1830 yılında “Yunan Krallığı” adlı bağımsız bir devletin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Bu süreçte Osmanlı uyruğu binlerce Müslüman ve Rum Ortodoks katliama uğramıştır.

6 Nisan 1826’da III. Yunan Meclisi, Osmanlı hükümetine barış teklif etmiş ve Türklerin Yunanistan’da ikamet edemeyeceklerini bildirmiştir.

22 Mart 1829’da İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Londra’da imzalanan bir protokolle, Yunanistan’daki Müslüman halk ile Osmanlı İmpara-torluğu’ndaki Ortodoks Rumların karşılıklı göçü teklif edilmiştir. İlk kez mübadele konusuna değinen bu protokol, 14 Eylül 1829’da Edirne Antlaşması ile Babıali tarafından da kabul edilmiştir.

Yeni Yunan Krallığı sınırları içinde kalan topraklarda, ayaklanma öncesi 90.000 civarında Müslüman yaşamaktaydı. Çatışmalar bittikten sonra sağ kalan Müslümanların bir kısmı Anadolu’ya, bir kısmı o dönemde Osmanlı Devleti’nin yönetiminde olan Selanik ve civarına göç etmişlerdir. Yunanistan’dan ilk kitlesel göç bu süreçte yaşanmıştır.

İkinci kitlesel göç dalgası ise 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sonrasında Teselya Bölgesi’nin Yunanistan sınırlarına katılmasından sonra yaşanmıştır. Bölgenin Yunanistan egemenliğine girmesinden sonra Teselya Bölgesi Müslümanlarının büyük çoğunluğu İmparatorluğun elinde kalan topraklara göç etmek zorunda kalmıştır.

Bir diğer önemli kitlesel göç dalgası da 1896-1897 Girit Ayaklanmaları sırasında yaşanmıştır. 40.000 Giritli Müslüman, o dönemde Osmanlı egemenliğinde olan başta Rodos olmak üzere On iki Ada’ya, Lübnan, Suriye ve Libya gibi Arap ülkelerine ve Anadolu’ya göç etmişlerdir.

En büyük kitlesel göç hareketlerinden biri de halk arasında “Balkan Bozgunu” olarak adlandırılan Balkan Savaşları sırasında yaşanmıştır.

1912-1913 yıllarında meydana gelen Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu Trakya hariç Rumeli’deki toprakları Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan devletleri arasında paylaşılmıştır. Ege Makedonya’sı, Girit, Midilli, Limni ve Sakız Adaları Yunanistan sınırlarına katılmıştır.

Bu savaşlar sırasında bir milyonun üzerinde sivil Müslüman halk, doğdukları toprakları terk ederek İmparatorluğun elinde kalan topraklara sığınmak için göç etmiştir. Bunların yarısı göç yollarında, kıyımdan, açlıktan ve hastalıktan yaşamını yitirmiştir. Sağ kalıp Türkiye’ye sığınanların 200.000 kadarı Yunan Krallığı’nın sınırlarına yeni katılan toprakları terk edenlerdi.

Balkanlar’da yeni kurulan devletler çağın ulusçuluk anlayışı gereği tek dinli, tek soylu homojen bir ulus yaratmak amacıyla Müslümanları göçe zorlamışlardı. Aynı politika İttihat ve Terakki yönetimince Osmanlı Devleti’nin elinde kalan topraklarda da uygulandı. 1913 yılında Bulgaristan hükümeti ile sınır boylarındaki halkı kapsayan sınırlı bir mübadele anlaşması yapıldı. Ardından, 1914 yılında Ege sahillerindeki ve Trakya’daki Rumlar göçe zorlandı. Doğu Trakya’dan 100.000, Ege sahillerinden 200.000 civarında Rum ülkeyi terk etti.

Her iki devletin sivil halka karşı uyguladıkları bu sürgün politikalarına son verilmesi için diplomatik kanallardan çözüm yolları arandı. Sonunda Yunan hükümeti ile İttihat ve Terakki yönetimi arasında Rumeli’deki Müslümanlarla Ege Bölgesi’ndeki Rum Ortodoksların mübadelesi için ön görüşmeler başladı. Ancak araya Birinci Dünya Savaşı’nın girmesi üzerine görüşmeler kesildi.


1914 yılında başlayıp 1918 yılında sona eren Birinci Dünya Savaşı’nda İttihat Terakki yönetimi Almanya’nın safında yer aldı ve bu savaştan yenik çıktı. Sevr Antlaşması’na dayanarak galip devletlerin kararı ve koruması altında Yunan ordusu 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktı. İzmir’den başlayarak bütün Ege Bölgesini işgal etti. Bölgede yaşayan Osmanlı uyruklu Rumları askere aldı. Bölgedeki Müslüman sivil halkın bir kısmı evlerini, köylerini, kasabalarını terk ederek Anadolu’nun işgal altında olmayan bölgelerine sığındı.

Ege Bölgesinde işgale karşı yerel silahlı direniş grupları oluşmaya başladı. Milis kuvvetleri bir çeşit gerilla savaşı başlattı. Mustafa Kemal önderliğinde örgütlenen milli kuvvetler Türkiye’nin paylaşılmasını ön gören Sevr Antlaşması’nı tanımadıklarını ilan edip direnme kararı aldılar.

1922 yılının Eylül ayına kadar sürecek olan Türk-Yunan Savaşı başladı. Savaşı kaybeden Yunan Ordusu geri çekilirken güzergâhı üzerindeki kasabaları, köyleri yakarak, bölgenin ileri gelen kişilerini de tutsak alarak Anadolu’yu terk etti.

Türklerin zulüm yapacağından korkan Rum Ortodoks dininden sivil halk da ordunun peşinden yollara düştü ve İzmir, İstanbul gibi liman kentlerine yığıldı. Halk, bulabildiği gemilerle adalara ve karşı kıyıya sığındı. Çoğunluğu 9 Eylül 1922 tarihi ile Mudanya Mütarekesi’nin imzalandığı 11 Ekim 1922 tarihi arasında olmak üzere bir ay içinde yaklaşık 650.000 kişi ülkeyi terk etti. Mudanya Mütarekesi hükümleri gereğince Yunan Ordusu’nun Doğu Trakya’yı boşaltması üzerine Doğu Trakya’dan da yaklaşık 200.000 Rum Ortodoks Yunanistan’a göç etti. 1922 yılının sonuna dek Türkiye’yi terk eden Rum Ortodoksların sayısı 1.000.000’u aştı. Türkiye’den giden Rum Ortodoks mülteciler, Yunanistan nüfusunu beşte bir oranında artırdı. Yunan Ordusu’nun “Küçük Asya” macerası büyük bir felaketle sonuçlanmıştı. Bu bozgun, Yunanistan’da moral bozukluğuna ve iç karışıklıklara yol açtı. Toplumun belleğinde “Küçük Asya Felaketi” olarak derin izler bıraktı.

İsviçre’nin Lozan kentinde 20 Kasım 1922 tarihinde toplanan Barış Konferansı başladığında Yunanistan’ın bütün kentlerinde sefalet kol geziyordu. Mültecilerin sağlık, beslenme ve barınma sorunları acil çözüm bekliyordu. Ayrıca her iki devletin elinde savaş tutsakları vardı. Yunan Ordusu Anadolu’yu terk ederken sivil halktan ileri gelenleri de beraberinde götürmüştü. Türkiye’nin elinde de Anadolu’nun iç bölgelerinde tutulan gözaltına alınmış Rum Ortodoks siviller vardı.

Konferansta öncelikle tutsakların değişimi ve mülteciler konusu ele alındı.

Konferansın 1 Aralık 1922 tarihli oturumunda Milletler Cemiyeti adına mültecilerin sorunları ile ilgilenmek üzere görevlendirilen Dr. Fridtjof Nansen bir sunum yaptı. Dr. Nansen; “Milletler Cemiyeti Meclisince yüz binlerce göçmenin durumuyla uğraşmak ve onlara maddi yardım yapmak üzere Ekim başlarında İstanbul’a gönderildiğini, burada 4 büyük devletin İstanbul’daki temsilcilerinden azınlıkların mübadelesini sağlamak üzere bir anlaşma yapılmasını gerçekleştirmek amacıyla Türk ve Yunan hükümetleri arasında bir görüşme kapısı açmaya çalışmasını isteyen bir çağrı aldığını, böyle bir mübadeleyi kesin bir barış antlaşması yapılmasını beklemeksizin hemen uygulanmasının gerekli olduğu yolunda bir görüşü dile getirdiklerini, bunun üzerine Yunan hükümetinin rızasını almış bulunduğunu Türk hükümeti ile de ilerleme sağlandığını söylemiştir. Devamında şunu eklemiştir: ‘’Eğer bir çalışma yapılacaksa hemen yapmak ve bir an önce yürürlüğe koymak gerektiğini ifade etmiştir.”

Mübadele konusu bir alt komisyonda ayrıntıları ile tartışıldıktan sonra, Yunanistan’da yerleşik Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Rum Ortodoksların zorunlu mübadelesine karar verildi. 30 Ocak 1923 tarihinde Yunanistan Hükümeti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında “Yunan ve Türk Ahalinin Mübadelesine ilişkin Sözleşme ve Protokol” imzalandı.Mübadele her iki tarafın da çıkarına uygundu. Mübadeleyle her iki ülke hem kendi azınlıklarından kurtuluyor, hem de terk edilen ve edilecek olan toprakları işleyecek taze işgücüne kavuşmuş oluyorlardı.

Bu sözleşmenin birinci maddesi, “Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak zorunlu mübadelesine girişilecektir.” Hükmünü getirmiştir. Sözleşmenin ikinci maddesi, İstanbul’da oturan Rum’lar ile Batı Trakya’da oturan Müslüman’ları kapsam dışı bırakmıştır.

Mübadele sözleşmesinin imzalanmasından sonra, 1. madde uyarınca Yunanistan’a giden Ortodoks Rumların sayısı yaklaşık 190.000, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen Müslümanların sayısı da yaklaşık 490.000 kişidir.

Sözleşmenin üçüncü maddesiyle, “Karşılıklı olarak Rum ve Türk nüfusu mübadele edilecek olan toprakları 18 Ekim 1912 tarihinden sonra bırakıp gitmiş olan Rumlar ve Müslümanlar, birinci maddede öngörülen mübadelenin kapsamına girer sayılacaklardır” hükmü getirilmiştir.

18 Ekim 1912 Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne karşı Balkan Savaşı’na katıldığı tarihtir. Sözleşmenin üçüncü maddesi, Balkan Savaşı’ndan sonra Yunanistan’ı terk eden Müslümanlar ile Balkan Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’yi terk eden Rumları da kapsamına almıştır. Bu maddeyle mülteciler sorunu da çözümlenmiş oluyordu.

Zorunlu göçü içeren bu sözleşme ile iki milyon civarında insan yurtlarından kopartılarak, yeni yerleşim bölgelerinde yaşamaya mecbur edildi. Tarihimizdeki bu kitlesel ve zorunlu göçe kısaca “mübadele”, mübadeleyle gelen kişilere de “mübadil” denmektedir.

Mübadele kapsamına girmek demek, ilgili hükümetlerin mübadillerin geride bıraktıkları taşınmaz mallarının karşılığı olarak eşdeğerde mal verme yükümlülüğünü üstlenmeleri demektir. Ne yazık ki, hem gidenler, hem de gelenler bu konuda mağdur olmuşlardır. Büyük çoğunluk bıraktıklarının karşılığını alamamıştır. Aynı dine mensup olmalarına karşın farklı kültürden gelmeleri, bazılarının geldikleri ülkenin dilini konuşamamaları, iklim şartları, ekonomik ve sosyal konumlarının değişmesi gibi nedenlerle mübadiller her iki ülkede de uzun süre uyum güçlüğü çekmişlerdir.

Rum Ortodoks mübadillerin yaşadığı dram gerek Yunanistan’da gerekse Yunanistan dışında; tarihçiler, sosyal bilimciler, sanat tarihçileri, mimarlar, edebiyatçılar, ressamlar, heykeltıraşlar, müzikologlar tarafından incelenmiş ve bu konuda sayısız eser verilmiştir. Yunanistan’da konu üzerine araştırma yapan enstitüler, döneme ilişkin objelerin ve belgelerin sergilendiği müzeler kurulmuş, anıtlar dikilmiştir.

Türkiye’de ise yakın zamana kadar mübadele konusuna birkaç tarihçi ve sosyal bilimcinin dışında pek eğilen olmamıştır. Sözleşmenin ikinci maddesi, İstanbul’da oturan Rum’lar ile Batı Trakya’da oturan Müslüman’ları kapsam dışı bırakmıştır. Mübadele sözleşmesinin imzalanmasından sonra, 1. madde uyarınca Yunanistan’a giden Ortodoks Rumların sayısı yaklaşık 190.000, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen Müslümanların sayısı da yaklaşık 490.000 kişidir. Sözleşmenin üçüncü maddesiyle, “Karşılıklı olarak Rum ve Türk nüfusu mübadele edilecek olan toprakları 18 Ekim 1912 tarihinden sonra bırakıp gitmiş olan Rumlar ve Müslümanlar, birinci maddede öngörülen mübadelenin kapsamına girer sayılacaklardır” hükmü getirilmiştir. 18 Ekim 1912 Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne karşı Balkan Savaşı’na katıldığı tarihtir.

Sözleşmenin üçüncü maddesi, Balkan Savaşı’ndan sonra Yunanistan’ı terk eden Müslümanlar ile Balkan Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’yi terk eden Rumları da kapsamına almıştır. Bu maddeyle mülteciler sorunu da çözümlenmiş oluyordu. Zorunlu göçü içeren bu sözleşme ile iki milyon civarında insan yurtlarından kopartılarak, yeni yerleşim bölgelerinde yaşamaya mecbur edildi. Tarihimizdeki bu kitlesel ve zorunlu göçe kısaca “mübadele”, mübadeleyle gelen kişilere de “mübadil” denmektedir. Mübadele kapsamına girmek demek, ilgili hükümetlerin mübadillerin geride bıraktıkları taşınmaz mallarının karşılığı olarak eşdeğerde mal verme yükümlülüğünü üstlenmeleri demektir. Ne yazık ki, hem gidenler, hem de gelenler bu konuda mağdur olmuşlardır. Büyük çoğunluk bıraktıklarının karşılığını alamamıştır. Aynı dine mensup olmalarına karşın farklı kültürden gelmeleri, bazılarının geldikleri ülkenin dilini konuşamamaları, iklim şartları, ekonomik ve sosyal konumlarının değişmesi gibi nedenlerle mübadiller her iki ülkede de uzun süre uyum güçlüğü çekmişlerdir. Rum Ortodoks mübadillerin yaşadığı dram gerek Yunanistan’da gerekse Yunanistan dışında; tarihçiler, sosyal bilimciler, sanat tarihçileri, mimarlar, edebiyatçılar, ressamlar, heykeltıraşlar, müzikologlar tarafından incelenmiş ve bu konuda sayısız eser verilmiştir. Yunanistan’da konu üzerine araştırma yapan enstitüler, döneme ilişkin objelerin ve belgelerin sergilendiği müzeler kurulmuş, anıtlar dikilmiştir. Türkiye’de ise yakın zamana ka dar mübadele konusuna birkaç tarihçi ve sosyal bilimcinin dışında pek eğilen olmamıştır.